Bundan 100 yıl öncesini düşündüm şuan. Aklıma
Safahattan Bölümler geldi. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un özellikle
Safahat'ında Altın Değeri gibi olan iki manzum hikayesi.
İlki: Seyfi Baba. Seyfi Baba çamurlu ve kirli
yollardan geçerek gidilen bir evde tek başına yaşıyor. Hastalanmış, soğuk
almış, ziyarete gitmek istemiş. Zor bela varmış evine. Sonra ona sıcak bir
çorba yapmış. Hikâye ne kadar da derinden anlatılmıştır Safahatta. Bizde
elimizden geldiğince yazıyoruz işte. Hikâyenin burası beni çok fazla etkiler. Yazar
yani Üstadımız, Milli Şairimiz Allah rızası için bizim bugün ülkemizde meslek
ve bilim olarak sürdürülmekte olan Sosyal Hizmeti canu gönülden yapmış. Peki ne
için: Allah Rızası için. Bizlerde inşallah bu gözetelim kardeşlerim.
İkincisi ise Küfe aklınıza gelmiştir. Şu ders kitaplarımızda okuduğumuz o zayıf ve çelimsiz çocuğun Küfe'ye vurarak:"Senin altında öldü babam. Senin Yüzünde ÖLDÜÜÜ!" demesi gelmiştir herhalde. Fakat benim aklıma Mahalle Kahvesi geldi. Bugünkü kahvehanelerden bin kat daha berbat bir kahve. Yıkılmış ve parçalanmış ailelerin bela okuyarak baktığı pislik yuvaları. Burada devreye Almanya'da ki Kahvehaneler pardon Kıraathaneler giriyor. Gerçekten güzel sohbetlerin olduğu yerler burası. İnsanlar burada rahatlıyor. Ailelerin dağılışı o zaman ne yüzünden olmuş açık. Şimdi ise evrim geçirmiş hali fakat yine de aileler yıkılıyor. Peki soruyorum size arkadaşlar bizler birer Sosyal Hizmet öğrencisi olarak hiç düşündük mü ailelerin dağılma sebebinin niye bu kadar arttığını? El cevap(Şahsen): Maneviyatsızlık. Evet maneviyatsızlık. Bugün insanoğlunun refah seviyesi yükseldi azmaya başladı. Semud, Pompei vs. birçok helak olan kavim de zenginliği inkâra vurunca helak olmadılar mı? İşte bizde hızlı bir şekilde ilk önce ailelerden başlayarak helak oluyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder