25 Şubat 2019 Pazartesi

CEMİL MERİÇ: BİR DÜNYANIN EŞİĞİNDE

Cemil Meriç, değeri sonradan anlaşılan değerli bir birikimimiz, aydınımız. Fildişi kulenin muhteşem bir abidesidir. O nasıl bir kuledir ki içerisinde yepyeni bir dünya vardır. Bu dünya yeni olmasına yenidir lâkin en eskideki yenidir: Hint… Çağlayanlar gibi boşanan eski fakat canlı bir ırmaktır!
Üstad Meriç, Hint dünyasına elli yılını harcamıştır. Elli yıl boyunca bu ummanda yüzmüştür. Adeta Hint çağlayanını coğrafyamıza akıtarak Üstadın görmeyen gözlerine nur olmuştur. Maddi âlemdekilerden bir tutam verirken manevi âlemden kantar kantar almıştır.
Cemil Meriç Hint Dünyasıyla aydınlanmış ve bizleri de aydınlatmıştır. Ve bu dünyaya ait izleri ve izlenimlerini bizlerle paylaştığı eseri: Bir Dünyanın Eşiğinde…
Anlatılan dünya eski zaman hikâyeleridir. Ve sanki anlatılan dünyada yaşıyormuşçasına kalem şakırtıları eşliğinde Hint’in eşiğine varıyorsunuz. Eşikte bekleyen biz okurları sayfaları çevirdikçe Hint’in tarihi, düşüncesi, edebiyatı, inançları; hülâsa Hint’in insanını karşımıza çıkarır. Hint tam anlamıyla bir hoşgörü ve esenlik diyarı… Putperest dinlerden İslâm nizamına kadar her inanç yaşamını sürdürebilmektedir. Hint öylesine sıcak ki, bu sıcaklığı dostluğundan gelir.
Hint’in ufuk açıcı bahtiyarlığı bizim diyarlarda yankılanmazken, bizden çok daha uzak Batı medeniyeti Hint Kültürü ile iki yüz yıl önce tanışmıştır (Sultan Mahmut ve oğlu Sultan Mesut’u Hint’in kültür dünyasını tanımak noktasında sayabilir miyiz?) Hint’in yüce eserleri Upanişatlar, Vedalar ve diğer hazineleri Batı dillerine çevrilir. Batı’nın metalaşmaya yüz tutmuş insanları maneviyat dolu bu hazineleri zevkle okur. Batı’nın aklına Doğu’nun ruhu girer. Daha yeni başlamıştır Hint dünyasının akisleri… Binbir Gece Masalları hızla girer Batı Dünyasına. Ruhunu kilise de bırakan Batı’ya Hint girmiştir ruh yerine. Tezatların birlikteliğidir bu! Hint eserleriyle Batı’yı sarsar. Fakat bu güzel abidenin bozuluşu yakındır. İngilizler Hint’i ele geçirmiş ve materyalist aklıyla her yanını sömürmektedir. Hint benliğinden sapmaya başlamıştır. Peki bu kadar kök salmış Hint Kültürü’nü nasıl sarstı İngilizler?
Hint, Himalaya’nın yorgun ovası. Buruk çehreli Hint. Sen ne Olimpos’a benzedin, ne de Hira’ya… Başkaydın! Hira olamadın, olamazdın; ama nasıl oldu da Olimpos’a benzemeye başladın? Fransa’nın ünlü komutan ve lideri Napolyon Bonepart  “Dilin girdiği yerde silah patlatmaya gerek yoktur.” der. Hint’te dilini kaybetmiş olmalı! İngiliz sömürgesi olmasıyla birlikte, her ne kadar Hint’in eserlerini okumuşta olsalar İngiliz materyalist aklı galip gelmiş, Hint’in ana dili Sanskritçe kaldırılmış, İngilizce tüm ülkede resmi dil olarak ilan edilmiştir. Ülkede Hintçe ve İngilizce şuan resmi dillerdir. Ayrıca yirmi bir yerel dil de resmi dil olarak kabul edilmektedir. Koskoca bir kültüre veda zamanıdır bu! Artık Hint insanının özü bozulmuştur. Eskide kalanlar ile yetinilecektir. Hint Batılılaşmıştır!
Bizler ise (sahi biz kimleriz?) Hint’i hala tanımamaktayız! Cemil Meriç dahi Hint’i Batı’dan almıştır. Batı’daki Hint’dir ondaki de! Hele birde özünden görseydi Üstad?
Bizler (biz, biz, biz; bu sözle kastedilen kimdir acep?) Hint’i Batı’dan önce tanımışız, fakat bizdeki cevher öyle büyük idi ki, Hira yetti de arttı bile! Taştı… Ayrıca bizler Hint’i Batı gibi tanıyamayız. Bizdeki öz bambaşkadır. Hint’i anlayabilmek, Hira’nın çocukları olabilmek duasıyla…

18 Kasım 2017 Cumartesi

BİR DİRİLİŞTİR OKUMAK

İnsanoğlu bu âleme, faniyete neden gelmiştir? Neden biz, düşünen bir varlık olarak bu dünyada varız? Bizler bu dünyanın nesi oluruz, peki ya dünya bizim neyimiz olur? Bizi yaradan, bize bilmediğimizi öğreten Hâlık’ımız bizi niçin bu dünyaya göndermiştir? Biz kimiz, neyiz, neredeyiz?
Bizim bir gayemiz olmalı! Bu gaye bizi yaratan, bize bilmediğimizi öğreten Rabbimize hayırlı bir kul olmaktır. Bir derdimiz var, derdimiz gayemiz yansıtır! Adı: İslâm!
“Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş” söylemektedir Niyazi Mısrî bir dert çağıldayışının dermanı göstererek. Elhamdülillah!
***
“Oku, Yaradan Rabbinin adıyla oku, O, insanı alaktan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 1-5. Ayetler)
Okumanın kelime anlamı bir yazıyı meydana getiren harf ve işaretlere bakıp bunları çözümlemek veya seslendirmektir.
“Allah Âdem’e bütün varlıkların ismini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bunların isimlerini bildirin.’ dedi.” (Bakara, 31. Ayet)
Okumak yaşamımızdan emareler barındırmalı, yaşamlarımıza dokunmayan okumalar etkisiz okumalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki, ne okuyoruz? Ne okumalıyız? Okuma tarzımız nasıl? Okuduktan sonra düşünce dünyamızda kıpırdanmalar oluyor mu? İşte okumakla ilgili sormamız gereken sorular bunlardır.
Öncelikle belirtmemiz gereken şey okumak bir boş zaman etkinliği değildir. Okumak kıtaları, çağları aşmaktır. Nasıl boş zaman etkinliği olabilir ki! Elbette olamaz. Ve bizler kendi yaşamlarımıza seslenen kitaplar okumalıyız.
Sorduğum soruları yazının müellifi olarak kendi düşüncelerimiz ışığında açıklamaya çalışalım.
Ne okuyoruz?
Bugün elinizde hangi kitap var? Veyahut sahiden elinizde bir kitap var mı, düzenli olarak okuyor musunuz? Düzenli olarak okuduğunuz bir kitap var mı? Bu düzeni nitelik ve nicelik bağlamında açıklayabilir misiniz? -Yine sorunun içerisinde sorular ürettim, konu itibariyle. İnsanoğlu yaşamında ulaştığı yere her zaman kritik sorular veya sorunlarla varmıştır? Ben ne yapıyorum demeyen insanın kendine yeni bir değişim getirebilmesi çok zordur. Biz de işte bu yüzden sık sık kendimize soruyoruz. Sizler de sorun, ama cevabını mutlaka araştırın! Kof sorular itibarsızdır bizde.- Bugün elinizdeki kitaba bir göz atın, eğer siz de bir değişim ve düşünce inkişafı meydana getirmiyorsa o kitap size bir değer katmamıştır, yarıda kesmenizi tavsiye ederim. Zira böylesi kitaplara “çerez kitaplar” tabiri kullanılmaktadır. Tabi bazı çerezler okunmaya değer olabilir. Bunu siz tercih edeceksiniz. Elinizde ona sımsıkı sarıldığınız, o olmadan hayatın bir anlamının olmayacağı bir kitabımız olmalı: Kur’an-ı Kerim. Biz Müslümanlar olarak o kitaba dört elle sarılmalıyız, belli bir intizam içerisinde okumalıyız! Ve pek tabii bu kitabı okurken nicelik ve nitelik bağlamında okumanın önemi de aşikârdır. Burada özellikle nitelik bağlamında okuma tarzımız üzerine düşünmeliyiz. Niteliksel olarak okuma tarzımıza katkı sağlaması anlamında Ebu’l Alâ Mevdûdi’nin Tefhimu’l Kur’an Meali girişindeki önerilere göz atmanız yararlı olacaktır. Ne okuyoruzun cevabını hasbelkader bu yazarın müellifi böyle vermektedir.
Ne okumalıyız?
Her şeyden önce ne okumalıyız sorusunu kendi içinde hakkıyla, doğru cevaplayabilen birey okumanın idrakine varmış demektir. Öncelikle Alak Suresinde yer alan ‘İKRA (OKU)!’ kelamını iyi idrak etmeliyiz. Aklımıza Cebrail (as.)’ın Efendimiz (sav.)’i sıkıp soruyu üç kez tekrar etmesi ve ardından Alak 1-5. Ayetleri Hz. Muhammed (sav.)’e vahyetmesi gelsin. Buradan şuraya varacağız: Kâinatı, tabiatı, insanlığı, cümle mevcudatı ve gücün erişiyorsa kemalâtı oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku ama… O her şeyi gören ve işiten Rabbimizin adını ve kelâmını dilimizden ve gönlümüzden düşürmeyelim inşallah!
Reel olarak okumaya gelince son birkaç aydır şu üç konu üzerinde okumanın bizlere çok katkı sağlayacağını düşünmekteyim. İslâmi ilimler (din) okumaları, tarih okumaları ve düşünce (hikmet) okumaları. Özellikle tarih okumaları üzerine bir şerh düşmem gerekiyor, çünkü sevdiğim ve okumalarımda bana yol gösteren bir hocama tarih okumaları üzerine soru sormuştum, hocam tarih okumalarının kişiyi fanatik bir taraftar edasına bürüdüğünü, bu yüzden tarih okumalarından uzaklaşmamın iyi olacağını söyledi.Tarih hakkında okunması gereken en isabetli kitabın Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Ali Birinci hocanın Tarih Hududunda (Dergâh Yayınlarından) olduğunu sözlerine ekledi. Bu cevap üzerine tarih okumalarını ben yine de bırakmadığımı belirtmek isterim. Çünkü tarihin tozlu raflarında onun kirli olan tozlarında gözlerimin göremeyeceği kadar tarafgir olmayacağıma inanmaktayım. Siz de öyleyseniz tarih okumalarına devam.
Okuma tarzımız nasıl?
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır elbet! Fakat yine de kitap okuma tarzımızda belli bir standardı yakalamamız gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle her gün en az yarım saat okumak gerekmektedir. Bu okumalar günlerin de aynı saatlerine denk gelirse çok daha iyi olur. Bir diğer önemli nokta kitaptan uzun uzadıya notlar çıkarmanın yanlış olduğudur. Çünkü uzun uzun notlar çıkartırken okuduğun pasajın muhtevasını kaçırma ve kendi yazdıklarına boğulma ihtimalin epey yüksektir. O yüzden çok nottan ziyade etkili ve anlamını kavrayacak şekilde okumanın yollarını bulmamız daha isabetli bir karar olur. Ben, kitap üzerine kısa not alma ve dikkat çeken cümlenin altına çizme yöntemini kullanıyorum. Bu yöntemi benim için iyi bir yöntem olduğu için tercih ediyorum. Sizler de başka yöntemler geliştirebilirsiniz. (Ayrıca bkz: http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/onumuzu-acacak-bir-oncu-kusak-icin-100-kitaplik-okuma-listesi-2034253)
Nurettin Topçu merhumun okunan kitaplara dair -benim de okuduğum son birkaç kitapta yaptığım çalışmadır- tavsiyesi de gerçekten etkili bir yöntem: Okuduğunuz kitaba dair bir sayfalık özet çıkarma… Tabi bu tavsiye geliştirilebilir.
Okuma tarzına dair oluşturulacak yöntem ve teknikler bireyin kendi yapısı ile yine kendisinin belirleyebileceği bir şeydir. O yüzden her yiğidin yoğurt yiğişlerine biz ancak genel uygulama yöntemlerini sunabiliriz.
Okuduktan sonra düşünce dünyamızda kıpırdanmalar oluyor mu?
İşte bu soruya verilecek yanıt çok mühim. Evet ise okumalarımıza devam edelim, ama hayır ise… İşte o zaman, kişinin kendini sorgulaması lazım. Düşünceler en başta sorular ile yerleşmeye başlar, yani düşünceyi meydana getiren hâl, sorulardır. Kişi okuduğu kitapta söylenenler üzerine aklına bazı sorular gelir, düşünür de düşünür bu sorular üzerine… Sonra bir aksiyon hâline gelmesi lazım bu düşüncelerin. Yani kişi okur, sorar, düşünür, aksiyon alır. İşte benim algıladığım gerçek okumalar bunlardır. Aynı Kur’an ayetlerini okuyan sahabelerin Efendimize ayetler üzerinden sorular sorması –veya yaşadıkları bir olay üzerine de oluyor bu sorular- ve ardından Efendimiz’in bu soruları cevaplaması ile sahabelerin aksiyon almasıdır. Yani eyleme geçmesi, amel etmesidir.
Okuma üzerine söyleyebileceklerimiz acizâne bunlardır. Son olarak: “Talihin varsa kitap da, yol da seni gayeye götürür. Ama hiç hatırından çıkarma ki ümit ile seni imanın yalnız bıraktığı anda perişan olursun. Eğer Hirâ dağındaki büyük talihliye “Rabbinin ismini oku!” diyenle bu çölde karşılaşmadınsa yazık sana.” (Nurettin Topçu)

16 Ocak 2016 Cumartesi

KİTAPLARIMI YERLEŞTİRİRKEN

Az önce bir yazının daha ifşası vuku buldu. Fildişi kulemde âlemleri tadarken bu satırları yazmayı o kadar çok istedim ki sonunda elim kaleme vardı, elhamdülillah.

Bana ilham veren vukuat emanet verdiğim dört kitabımı kitaplığıma yerleştirirken gerçekleşti. Bu kitaplar şunlardı: Kutadgu Bilig, Dede Korkut Hikâyeleri, Sherlock Holmes ve Od. Hepsi de değerli kitaplar… Sahi ben değersiz bir kitaba rastladım mı ki?

Gelelim esas konuya, ilham noktasına. Her kitap birer yaşamdır ve bu kitaplarında bir yaşamının olduğunu gösteriyor. Ağaç iken oduna, odun iken de fabrika da kâğıda dönen kâğıt her ne kadar cansız olarak görünse de gözümüze, birkaç satır yazılınca yaşama tekrar dönüyorlar. Bizlere sesleniyorlar. Bu durumda boş sayfalar yaşamın içerisinde olamıyorlar pek tabii! Bir de her ne kadar üzerlerine bir şeyler yazılsa dahi işe yaramayan, yaşamayan kitaplar var. Bu da benim düşünce hazinemde yer eden bir kitap serüvenidir.

Az önce yaşadıklarım tam da kitapların yaşamına dair şahit olduklarımdan ibarettir. Tekrar yuvalarına dönen kitaplarım raflardaki yerlerini aldıklarında birden dilleri açılıverdi. Selamlaştılar önce… Konuşmaya başladılar dostlarıyla. Birbirlerinin halini hatırını sordular; öğrendik ki gurbette geçirdikleri günler gerçekten zorlu olmuş. Emanetçi yüzlerine dahi bakmamış. Kitaplarım bunu duyunca çok şaşırdılar, emanetçiye sabır dilediler.


Her nereye koyarsam koyayım kitaplarımı dostluk içinde, bir arada ve birlik içinde olduklarını gösterdiler. Bu gece vaktinde insanlık dersini kitaplardan aldım. Ya da ilhamı diyelim…

15 Ocak 2016 Cuma

NECASETİN SİYASETİ

Bilmiyorum, üniversitelerin necaset yerlerinde hiç hacetinizi giderdiniz mi? Ve yine bilmiyorum üniversitelerin hepsinde necaset yerleri aynı mıdır? Bu yazdıklarımı okuyan dostların merakını hemen gidereyim.

Hacetini gidermeye gelen bazı genç üniversiteliler ayrıca aşağılık izmlerinin de hacetini gidererek necasetin siyasetini yapıyorlar. Necaset yerinde böylesi iğrenç ihtiyaçlarını gideriyor üniversite gençleri. Tabi herkesi dâhil edemeyiz buna. Haceti gidermek bir noktada pis ve iğrenç olsa da ihtiyaçtır en nihayetinde ama bu gençlerin yaptığı pis ve iğrençtir. Hatta müstehcen olmayan mesajlar kadar kötü olduğunu belirtmek isterim.

Hacettepe Üniversitesi’nde hacetini gidermeye gelen bu mahlûkların yazdıkları milliyetçi, gelenekçi, tutucu, faşistçe, anlayışsız, haince, anarşistçedir. Ve bir de hiçbir şekilde yapıcı değil yıkıcıdır. Biri yazıyor PKK, diğeri Kuvayi Milliye, biri de Devrimci Gençlik, kimileri de günümüz tabiriyle ‘cool’. Hâlbuki ‘kul’ olmak gerek…

Anlayacağınız necasetin siyasetinde yükseliş hız kesmeden devam ediyor. Birbirlerinin yüzlerine-gözlerinin içine bakarak söyleyemiyorlar bu sözleri, zaten bunu da beceremezler! Gerçi küçük bir gazla onları da söylerler! Ne yazık ki böyle anlayışsız gençlerle çözüme ulaşamayız! Bizlere Gazze Camii’nde Hakk’a râm olan mertler gerek. Ülküsü, bayrağı, şanı ve şerefi millet ve islâm olan metler gerek. Gazze Camiileri nitelik ile dolmalıdır Cuma namazlarında. Dualarımız bu istikâmette olacaktır. Bunun için bacılarımıza ve kardeşlerimize çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Birde bizlere yol gösteren akademisyenlere (hem müslüman âlimler, hem de müslüman akademisyenler)…
Bugün üniversitelerin necasetleri 1980 öncesi dönemine ait siyasî bir harita mesabesindedir. Kapıların her bir cenahı bir izmin pençesinde. Tüm üniversiteli genç kardeşlerim bu yazıda yazdıklarımı üzerine alınsın ve elini vicdanına koysun. Muhabbetlerle dolan bir dünya olması duasıyla…


Üniversitelerimiz küfür ve nefret ile değil şefkat ve muhabbet ile dolsun inşallah…

13 Ocak 2016 Çarşamba

MEHMET AKİF ERSOY VE SAFAHAT

Bundan 100 yıl öncesini düşündüm şuan. Aklıma Safahattan Bölümler geldi. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un özellikle Safahat'ında Altın Değeri gibi olan iki manzum hikayesi.

İlki: Seyfi Baba. Seyfi Baba çamurlu ve kirli yollardan geçerek gidilen bir evde tek başına yaşıyor. Hastalanmış, soğuk almış, ziyarete gitmek istemiş. Zor bela varmış evine. Sonra ona sıcak bir çorba yapmış. Hikâye ne kadar da derinden anlatılmıştır Safahatta. Bizde elimizden geldiğince yazıyoruz işte. Hikâyenin burası beni çok fazla etkiler. Yazar yani Üstadımız, Milli Şairimiz Allah rızası için bizim bugün ülkemizde meslek ve bilim olarak sürdürülmekte olan Sosyal Hizmeti canu gönülden yapmış. Peki ne için: Allah Rızası için. Bizlerde inşallah bu gözetelim kardeşlerim.


İkincisi ise Küfe aklınıza gelmiştir. Şu ders kitaplarımızda okuduğumuz o zayıf ve çelimsiz çocuğun Küfe'ye vurarak:"Senin altında öldü babam. Senin Yüzünde ÖLDÜÜÜ!" demesi gelmiştir herhalde. Fakat benim aklıma Mahalle Kahvesi geldi. Bugünkü kahvehanelerden bin kat daha berbat bir kahve. Yıkılmış ve parçalanmış ailelerin bela okuyarak baktığı pislik yuvaları. Burada devreye Almanya'da ki Kahvehaneler pardon Kıraathaneler giriyor. Gerçekten güzel sohbetlerin olduğu yerler burası. İnsanlar burada rahatlıyor. Ailelerin dağılışı o zaman ne yüzünden olmuş açık. Şimdi ise evrim geçirmiş hali fakat yine de aileler yıkılıyor. Peki soruyorum size arkadaşlar bizler birer Sosyal Hizmet öğrencisi olarak hiç düşündük mü ailelerin dağılma sebebinin niye bu kadar arttığını? El cevap(Şahsen): Maneviyatsızlık. Evet maneviyatsızlık. Bugün insanoğlunun refah seviyesi yükseldi azmaya başladı. Semud, Pompei vs. birçok helak olan kavim de zenginliği inkâra vurunca helak olmadılar mı? İşte bizde hızlı bir şekilde ilk önce ailelerden başlayarak helak oluyoruz.

12 Ocak 2016 Salı

BATI'NIN DÖNÜŞÜMÜNDE NASİP MESELESİ


“Bir gün elbet seni de anlayacaklar.” dedi Batı alaycı bir sesle. Batı’nın o pek bilindik alaycı sesini bilmeyen yoktur aramızda! Kendini üstte toplayan yüce bir değer…

Batı dünyası herkesin dillendirmekten bıkmadığı (bende dâhil) Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı ile Orta Çağın karanlıklarından kurtularak yeni bir döneme adım attı. Bu Batının özgürlük çağrısıydı aslında. Artık Kilise ve Kilise’nin bağnaz (bilimde skolastik) düşünceleri benimsenmeye başlandı. Kilise… O ne meşum günlerdi. Şimdi devir aydınlıktı. Bilim ışığında bir kıta yükseliyordu, maddeyi egemenliği altına alarak.

Batı’nın Kilise’yi etkisizleştirmeye başlamasına karşın Kilise’nin bir ‘B planı’ vardı elbet. Değişim ve özgürlüğü isteyen halklara kilise ‘hay hay’ dedi ama ‘bizi de unutma, bak bizde buradayız, yine arada uğra bize, ses etmeyiz…’ gibisinden dolambaçlarla kendini güzel bir yere oturttu. Bu halin gerçekliğini Vatikan’da tahtına kurulan papalık makamıyla görmekteyiz. Kilise’nin bu halini acizliğine yormamak elde değil. Dinî emirler ancak böylesine ayan-beyan tahrif edilebilir.
Yükselişin devam edeceği belliydi. Batı’nın yüce insanı Doğu’nun şahı Osmanlı’yı artık mağlup edebiliyordu. Osmanlı geri çekilişine başlamıştı. Avrupa Şark’ın üzerine çökecekti sanki! Bakalım zaman ne gösterecek?

Tarihler 1789’u gösterirken, Fransa’da bir çağı kapatıp başka bir çağı açan çok önemli bir olay yaşanacaktır: Fransız İhtilâlı. Charles Dickens’in romanında anlatılanlardan –İki Şehrin Hikâyesi- çok daha vahim olaylar yaşanıyordu Fransa’da. Buna dayanamayan halk; özgürlük, eşitlik ve adaletten bahsederek ayağa kalktı. Bir devrin sonuydu bu! Rousseau gibi düşünürler öylesine etkili olmuştu ki dünya üzerinde yeni bir dalgalanma başlayacaktı: Milliyetçilik. Bunun ne menem bir virüs olduğunu tarih sahnelerindeki milliyetçilik patlamalarına bakarak görebilirsiniz.

Dünya’da Nasrettin Hoca’nın mezarını ters çevirtmesine denk hareketlenmeler zinciri hâsıl olmuştu. Batı Yunan’ı tekrar diriltmiş, Aydınlama çağını alevlendirmiş, Kilise’nin baskısından kurtulmuş ve eşitlik, özgürlük gibi ilkeleri barındıran Fransız İhtilâlı yaşanmıştı. Batı daha da doruğa ulaşabilecek miydi?

Devir öyle bir devre gelmişti ki bundan önce yaşananlara ters olduğunu düşündüğüm bir gelişme yaşandı. Bu gelişme Sanayi Devrimi adını taşıyordu. Artık buharla çalışan makine icat edilmiş, seri üretimler başlamıştı. Ham madde ve Pazar arayışı doğacaktı yakında. Ve daha neler neler!

Batı dünyası hızla gelişirken, karakterinden hiçbir sapma olmamıştı. Engin Geçtan’ın Normaldışı Davranışları’nı okursanız Avrupa’da Orta Çağ’da histeri salgınlarına dair nesnel bilgilere ulaşabilirsiniz. Avrupa insanının kıyımı, kanı, vahşeti sevdiğini Haçlı Seferlerinden, Endülüs’ün yıkılışından, Engizisyon Mahkemelerden anlayabilirsiniz. İnsanın canı çıkacağına huyu çıksın demişler. Can çıkıyor elbet ama huy yine aynı!

O müthiş sıçramayı yaşayan Batı dünyası ürettikçe, üretti; sömürdükçe, sömürdü tabi ve sattıkça, sattı. Artık Doğu’nun zenginliği yoktu, Batı zengindi. Tabi onlara göre. Yıllar yılları asırlar devirleri kovaladı, zaman su gibi akıp geçti. XX. yüzyıl acı tabloları ve müthiş buluşlarla akıp geçti, ne mi oldu?


Ey Batı ‘Bir gün elbet seni de anlayacaklar.’ Diyerek Doğumuza, yani biz Doğululara caka satacağına kendine bir bak! Yaşadığın insanî buhranı maneviyatını söküp attığın şehirlerinde ne psikoloji ne de sosyal hizmet şifa olur. Aç bir oku İncili, tahrif edilmiş İncili, orada caka satmıyor, dalga geçmiyor. Sana bir yüce insanın ismini haykırıyor: ‘Son Peygamber Ahmed (sav.)’ Biraz düşünsen (bizde tefekkür) hakikati bulabilirsin belki! Nasip Meselesi…

25 Şubat 2015 Çarşamba

YEME BOZUKLUKLARINA KARŞI AİLELERİN TUTUMLARI NASIL OLMALIDIR?

Çocuklara yeme bozukluklarının gelişmesini engellemek için ailelere birtakım görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:

ü  Çocuklara yemek yeme konusunda baskı yapmamak, onları yemeye zorlamamak, yemek yerken izlememek; böylelikle çocuğun yemeği anneyi manipüle etmek için gerektiğinde bir silah olarak kullanmasını engellemek(manipüle etmek: insanları kendi bilgileri dışında veya istemedikleri hâlde etkilemek ve seçme, ekleme ve çıkarma yoluyla bilgileri değiştirmektir.).

ü  Çocuğun yemek yememe davranışlarından dolayı kendini suçlamamak. Pek çok aile “Nerede yanlış yapıyorum?” endişesini derin bir biçimde taşır.

ü  Sadece yeme bozukluğu gösteren çocuğa odaklanmak eşi ve diğer çocukları ihmal etmeye yol açabilmekle birlikte tek istediği ebeveyninin kendisiyle ilgilenmesi olan bu çocuğun da iyileşmesi bir yana belirtilerinin daha da artmasına yol açabilir. Elbette ki çocuk kendisinin ebeveyni için önemli olduğunu hissetmelidir ancak kendisi kadar önem taşıyan başka aile üyelerinin de var olduğunun da bilincinde olmalıdır. Ebeveyn bu noktada çocuğun acısını paylaşan ya da onaylayan değil; onun bir sorunu olduğunu ve bunu çözmek için kendisinin de ona destek olmaya hazır olduğunu gösteren bir pozisyonda olmalıdır.

ü  Çocuğu “başarılı” başka arkadaşları ya da kardeşleriyle karşılaştırmamak gerekir. Bir açıdan bakıldığında onun kendisine duyduğu saygı ebeveynlerinin ona duyduğu; ya da duyduğuna inandığı saygıyla orantılıdır. Kendisine saygı duyulmadığı, duyulamayacağına inanan çocuk bu durumda “başarılı” ve “mükemmel” olma, onaylanma kaygısıyla bir yeme bozukluğu geliştirebilecektir.

ü  Koşulsuz bir sevgi, ilgi, bakım yani sağlıklı bir bağlanma sürecinin onun yaşamında ne kadar önemli olduğu bir gerçektir. Yaşama karşı temel bağlanma güvenliği, ihtiyacı sarsıntıya uğramış, zedelenmiş bir yeme bozukluğu gösteren çocuk ve ergen için sevildiğine ve değer görüldüğüne, göreceğine inandığı bir aile içi bağlanma süreci çok kıymetlidir.

ü  Çocuğu belirli amaçlara, hedeflere, “doğrulara” yönlendirmek ya da ona katı geleneksel kadın-erkek cinsiyet rollerini öğretmek yerine kendi ideallerini, hedeflerini, değerlerini kendisinin bulmasını sağlamak özgürlük ve güven duygusu kazandırır (Burada kendi adıma belirtilmesi gereken şey çocuğun Müslümanca bir yeme alışkanlığına sahip olmasını sağlamaktır. Geleneksel cinsiyet rollerimizin islamla bağdaşmadığı noktalar var, bunları görmek önemlidir. Örneğin erkektir döver gibi).
ü  Onu bağımsız ve özerk bir birey olarak yetiştirmek, bu konuda onu cesaretlendirmek çok önemlidir.

ü  Yeme bozukluklarının ne olduğu, nedenleri, sonuçları ve nasıl başa çıkılabileceği, bu noktada aile olarak sorunu yaşayan çocuğa ne tür bir desteğin verilebileceğini sormak, araştırmak, bilgi edinmek yararlı olacaktır.


ü  Araştırmalar, yeme bozukluklarının, aşırı koruyucu ya da kaçınmacı, otoriter, çatışma oranının yüksek olduğu, sağlıklı ve yapıcı iletişim tarzından uzak olan ve çocuğundan akademik ya da sosyal hayatında gerçekleştiremeyeceği beklentilere sahip olan ailelerde daha fazla olduğunu göstermektedir. Bu noktada aile bireylerinin de kendi ebeveynlik kalitelerini gözden geçirmeleri ve bir evlilik ve aile terapistinden profesyonel yardım almaları gerekli ve yararlı olacaktır. Çocuklarda ya da ergenlerde görülen genelde birçok davranış ve uyum sorunlarının ve özelde de yeme bozukluklarının aile içi dinamiklere dayalı olduğu unutulmamalıdır.
Uzm. Psk. Tarık Solmuş