“Bir gün elbet seni de anlayacaklar.” dedi Batı
alaycı bir sesle. Batı’nın o pek bilindik alaycı sesini bilmeyen yoktur
aramızda! Kendini üstte toplayan yüce bir değer…
Batı dünyası herkesin dillendirmekten bıkmadığı (bende
dâhil) Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı ile Orta Çağın karanlıklarından
kurtularak yeni bir döneme adım attı. Bu Batının özgürlük çağrısıydı aslında.
Artık Kilise ve Kilise’nin bağnaz (bilimde skolastik) düşünceleri benimsenmeye
başlandı. Kilise… O ne meşum günlerdi. Şimdi devir aydınlıktı. Bilim ışığında
bir kıta yükseliyordu, maddeyi egemenliği altına alarak.
Batı’nın Kilise’yi etkisizleştirmeye başlamasına
karşın Kilise’nin bir ‘B planı’ vardı elbet. Değişim ve özgürlüğü isteyen
halklara kilise ‘hay hay’ dedi ama ‘bizi de unutma, bak bizde buradayız, yine
arada uğra bize, ses etmeyiz…’ gibisinden dolambaçlarla kendini güzel bir yere
oturttu. Bu halin gerçekliğini Vatikan’da tahtına kurulan papalık makamıyla
görmekteyiz. Kilise’nin bu halini acizliğine yormamak elde değil. Dinî emirler
ancak böylesine ayan-beyan tahrif edilebilir.
Yükselişin devam edeceği belliydi. Batı’nın yüce
insanı Doğu’nun şahı Osmanlı’yı artık mağlup edebiliyordu. Osmanlı geri
çekilişine başlamıştı. Avrupa Şark’ın üzerine çökecekti sanki! Bakalım zaman ne
gösterecek?
Tarihler 1789’u gösterirken, Fransa’da bir çağı
kapatıp başka bir çağı açan çok önemli bir olay yaşanacaktır: Fransız İhtilâlı.
Charles Dickens’in romanında anlatılanlardan –İki Şehrin Hikâyesi- çok daha
vahim olaylar yaşanıyordu Fransa’da. Buna dayanamayan halk; özgürlük, eşitlik
ve adaletten bahsederek ayağa kalktı. Bir devrin sonuydu bu! Rousseau gibi
düşünürler öylesine etkili olmuştu ki dünya üzerinde yeni bir dalgalanma
başlayacaktı: Milliyetçilik. Bunun ne menem bir virüs olduğunu tarih
sahnelerindeki milliyetçilik patlamalarına bakarak görebilirsiniz.
Dünya’da Nasrettin Hoca’nın mezarını ters
çevirtmesine denk hareketlenmeler zinciri hâsıl olmuştu. Batı Yunan’ı tekrar
diriltmiş, Aydınlama çağını alevlendirmiş, Kilise’nin baskısından kurtulmuş ve
eşitlik, özgürlük gibi ilkeleri barındıran Fransız İhtilâlı yaşanmıştı. Batı
daha da doruğa ulaşabilecek miydi?
Devir öyle bir devre gelmişti ki bundan önce
yaşananlara ters olduğunu düşündüğüm bir gelişme yaşandı. Bu gelişme Sanayi
Devrimi adını taşıyordu. Artık buharla çalışan makine icat edilmiş, seri
üretimler başlamıştı. Ham madde ve Pazar arayışı doğacaktı yakında. Ve daha
neler neler!
Batı dünyası hızla gelişirken, karakterinden hiçbir
sapma olmamıştı. Engin Geçtan’ın Normaldışı Davranışları’nı okursanız Avrupa’da
Orta Çağ’da histeri salgınlarına dair nesnel bilgilere ulaşabilirsiniz. Avrupa
insanının kıyımı, kanı, vahşeti sevdiğini Haçlı Seferlerinden, Endülüs’ün
yıkılışından, Engizisyon Mahkemelerden anlayabilirsiniz. İnsanın canı
çıkacağına huyu çıksın demişler. Can çıkıyor elbet ama huy yine aynı!
O müthiş sıçramayı yaşayan Batı dünyası ürettikçe,
üretti; sömürdükçe, sömürdü tabi ve sattıkça, sattı. Artık Doğu’nun zenginliği
yoktu, Batı zengindi. Tabi onlara göre. Yıllar yılları asırlar devirleri
kovaladı, zaman su gibi akıp geçti. XX. yüzyıl acı tabloları ve müthiş
buluşlarla akıp geçti, ne mi oldu?
Ey Batı ‘Bir gün elbet seni de anlayacaklar.’
Diyerek Doğumuza, yani biz Doğululara caka satacağına kendine bir bak!
Yaşadığın insanî buhranı maneviyatını söküp attığın şehirlerinde ne psikoloji
ne de sosyal hizmet şifa olur. Aç bir oku İncili, tahrif edilmiş İncili, orada
caka satmıyor, dalga geçmiyor. Sana bir yüce insanın ismini haykırıyor: ‘Son
Peygamber Ahmed (sav.)’ Biraz düşünsen (bizde tefekkür) hakikati bulabilirsin
belki! Nasip Meselesi…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder